Peygamber Efendimizin Masumiyeti-2

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MASUMİYETİ 2

“Bilgi sahibi olduktan sonra onların nefsani dileklerine uyarsan sana Allah’tan başka ne bir dost vardır artık ne bir yardımcı.” Muhalifler bu tür ayetlerden yola çıkarak Rasulullah’ın (a.s.) mümkündür ki, birilerinin nefsani arzularına uymuş olabileceğini anlıyorlar. Oysa Kuran’ın kendisine göre bir takım üslûplari vardır. Ayet hususi beyan şeklinde gelir fakat umuma teşmil olunur. Tersine, umuma teşmil olunacak biçimde gelir fakat hususa, özele tahsis edilir. Öbür yandan zahiren bakıldığı zaman birçok yanlış anlamayı çağrıştıracak ayetler vardır ki; o ayetleri Kuran’ın bütünü içerisinde değerlendirmemiz gerekir.

Allah-u Teala diyor ki: “Siz beni hatırlayın ki bende sizi hatırlayayım.” Kuran mantığının dışında bu ayeti tek başına ele aldığımız zaman – haşa – Allah-u Teala’nın bizi hatırlamasının, bizim Allah’ı hatırlamamıza bağlı olduğu neticesini çıkarırız. Haşa ve kella aksi taktirde Allah bizi hatırlamıyor. Böyle bir mana verebilir miyiz Kuran-ı Kerime? Oysa hepimizin ezbere bildiği birçok ayet-i kerime vardır: “Onu ne bir uyku tutar ne de unutkanlık ona arız olur.” Bir başka ayet-i kerimede “Düşmüş bir yaprak yoktur ki o Allah’ın ilminin dışında düşsün.” Allah’a unutkanlık arız olmaz. Demek ki sadece bu ayetin zahirinden yola çıkarak tefsir yapılamaz. Kuran’ın bütünlüğü esas alınmalıdır. Sizin Allah’a olan ilginiz ve rağbetiniz nispetinde Allah’tan size bir rağbet ve ilgi gelir. Siz bir günah işlemek üzereyken Allah’ı anar, Allah’ı hatırlar, O’na dönerseniz, Allah rahmetiyle size döner, rahmetiyle sizi dikkate alır. Bakmak ve görmek farklı şeylerdir. Allah’ın gözünden, Allah’ın nazarından hiçbir zaman hiçbir şey gayb olmaz. Ama bir de Allah’ın özel nazarına muhatap olmak söz konusudur. Sizin nezdinizde Allah ne kadar kıymettarsa, Allah ne kadar sizin hayatınıza müdahilse, Allah’ı kendi hayatınıza ne kadar müdahil kıldıysanız, sizin Allah katındaki yeriniz de öyledir. Bu konuyla alakalı bir hadis vardır; “Allah’ın nezdinde ki yerinizi merak ediyorsanız, kendi nezdinizde Allah’ın yerine bakın.”

‘Fevkuruni edkurkum’ ayet-i kerimenin zahirinden yola çıkarak çok basit ve çok yanlış bir tefsir verebilmemiz mümkünken Kuran bütünlüğü ve biraz ilmi zevk içerisine girdiğimiz zaman, bu ifadelerden binlerce hikmet sûdur edebilir. Fakat bizim muhaliflerimiz bütün ayetlere, özellikle de Peygamberlerin masumiyetleri konusunda ayetlere ‘fevkuruni edkurkum’ ayetine getirdiğimiz tefsir gibi, meal gibi yaklaşıyorlar. Bunların bir takım siyasal ve sosyolojik sebepleri olsa gerek..

“Sana bilgi geldikten sonra onların heva ve heveslerine uyarsan kendin için ne bir yardımcı bulursun, ne de bir kurtarıcı.” Bu ayetin zahirine bakacak olursak tahakkuk etmiş bir olaydan haber vermemektedir. Şartlı bir cümle kullanılmaktadır, ‘eğer böyle yaparsan’ gibi.. Bundan sonraki ayetler de bu kalıptadır. “Onu iyice bildikten sonra, artık tutar onların dileklerine uyarsan şüphe yok ki zalimlerden olursun.” ve “İşte böylece onu Arapça bir hükümdür indirdik. Sence bilindikten sonra tutar da onların dileklerine uyarsan, Allah’a karşı ne bir dost bulunur sana ne de seni O’ndan koruyacak biri” aynı kalıplarda gelen ayetlerdir. İsra suresi 86. ayetteyse; “Ve dilersek sana vahyettiğimizi senden de gidermeye muktediriz. Sonra bize karşı onu koruyacak bir kimse de bulamazsın.” diyor Allah. Burada biraz farklılaşmıştır. Bu sefer tahakkuk etmiş bir şeyden değil de mümkün bir şeyden bahsedilmektedir. Allah-u Teala diyor ki: “Dilersek sana vahyettiğimiz şeyi senden gideririz.” Gerek muhaliflerin kitaplarında olsun gerek bizim kitaplarımızda olsun, mikroskopla araştırsak acaba Allah-u Teala’nın Rasulullah’a (a.s.) vahiy konusunda bir sıkıntı çektirdiğine, vahyettiği bir şeyi geri aldığına, onu vahiysiz bıraktığına, onu desteksiz bıraktığına dair bir kayıta rastlar mıyız? Burada sadece bir imkandan söz edilmekdir. Bu gerçekleştiği zaman Allah Rasulü bir destekçi bulabilir mi? Allah’ın desteğinin çekildiği bir yerde, beşer başka bir destek bulabilir mi? Allah vahyi kestiği zaman Peygamber bir başka kanaldan vahiy alabilir mi? Fakat muhalifler bunları tahakkuk etmiş birtakım şeyler olarak algılıyorlar ve Allah-u Teala Peygamberini tehdit ediyor gibi düşünüyorlar Böyle bir şey söz konusu değildir. Bunlar tahakkuk etmiş türden şeyler değillerdir.

İsra 87: “Ancak Rabbinin rahmeti onu korumuştur. Gerçektende O’nun lütfu, ihsanı pek büyüktür sana.” Zümer 65: “Ve andolsun ki sana ve senden öncekilere gerçektende şirk koşarsan yaptıklarınızı boşa çıkarırım ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun diye vahyedildi.” Peygamber Efendimiz’in şirk koştuğuna dair bir şey duyulmuş mudur? Bütün mektepler Peygamberlerin şirkten ve küfürden masum oldukları konusunda müttefiktirler. Bütün mekteplere göre Peygamberler şirkten masumsa bu ayetten bizim anlamamız gereken Allah-u Teala’nın mümkün bir şeyden söz ediyor olmasıdır. Ve Peygamberlerin temizliğine ve ismetine delalet eden ayetlerdir bunlar. Peygamberler şirk koşmak dahil bütün günahları işleyebilme istidadına, kabiliyetine sahiptirler. Ama buna rağmen ne şirk koşmuşlardır ne de bir günah işlemişlerdir. Eğer böyle bir şey olsaydı Allah “Onu şah damarından yakalardık” diyor. Bütün bu ayetler şunu gösteriyor ki; Peygamberler mümkün değil ne şirk koşmuşlardır, ne şirk riski ile yüz yüze gelmişlerdir, ne de bir günah işlemişlerdir. Zira Allah onları kendi emanetçisi olarak seçmiştir. Kendi emanetçisini, Allah koruyacaktır.

Peygamberler insan üstü varlıklar değildirler. İnsandırlar, beşerdirler, günah işleme riskiyle yüz yüzedirler, hatta şirk koşma kapasitesine bile sahiptirler. Fakat buna rağmen onları bütün beşerlerden ayıran ve seçilmişliklerinin lazîmesi olan bir temizlikleri ve taharetleri vardır. O temizlik ve o taharet sayesinde beşer olarak sürçmeleri mümkün olan yerde Allah onlara ihsan etmiş olduğu o ismet sıfatı sayesinde onları korumuştur. Bununla ilgili bir örnek verecek olursak; mesela bir yere bir emanet göndereceksiniz. Bu emanetin keyfiyetine paralel olarak işi sıkı tutmanız söz konusudur. Göndereceğiniz emanet bir sayfa yazıyla bir mesajdan ibaretse onu götürecek liyakatte bir arkadaşınızı veya bir elemanınızı bulursunuz, gönderirsiniz. Mesajın nispetine göre eğer çok gizli, çok mahfil, ülkenin ve milletin hayat ve mematıyla ilgili bir mesajsa onu götürme liyakati konusunda daha titiz ve daha profesyonel birini ararsınız. Ona vermenizin yanı sıra bir de onun yanına koruyucular, korumalar verirsiniz. Yani, evvel emirde o kişi o mesajı götürme liyakatine sahiptir sizin nezdinizde, o liyakati kesp etmiştir. Ve siz mesajı birçok insan içerisinden onunla gönderme konusunda bir seçim yapmışsınızdır. Buna rağmen bir de bunun yanı sıra o gönderdiğiniz emanetin önemine binaen yanına koruyucu gönderiyorsunuzdur. Allah-u Teala’nın peygamberlere ihsan etmiş olduğu ismet sıfatına baktığınız zaman sanki Allah onlara bir iltimasta bulunmuştur. Öncelikle Allah, ezeli ilmiyle onların ilahi mesajın aktarılması konusunda liyakatlerini bilmiş ve onları seçmiştir. Ve bu seferde o özel emanetin keyfiyetine binaen birde onların yanına koruyucu vermiştir, yani ismet sıfatını onların yanına koymuştur.

Daha evvel bahsettiğim bir hadiste; Müslüman kavimlerden birinde birisi hırsızlık yapıyor ve bir Yahudi’nin üzerine atmaya çalışıyordu, kabilesinden de “Rasulullah’ın (a.s.) nezdinde benim hakkımda hüsnü şahadette bulunun ve zırhın da falan Yahudi’nin evinde olduğunu söyleyin.” diye rica ediyordu. Rasulullah’ın (a.s.) vahiyle desteklendiğini unutup ismet sıfatını bir tarafa bırakırsak, normal bir beşer olarak, toplumun önünde giden bir insan olarak olayı değerlendirirsek, o kişinin lehine hükmedebilmesi imkanı vardır. Eğer vahyi ve ilahi desteği bir tarafa kaldırırsak, Rasulullah’ın (a.s.) orada hainden yana bir fetva, bir karar verebilmesi mümkündür. Ayet- i kerime sonunda da “Hainleri destekleme” diyor. Muhalifler buradan yola çıkarak “Haini destekleme imkanı söz konusudur, böyle bir şey olmuş olabilir” kanısına varıyorlar. Böyle bir şeyin olmaması için Allah-u Teala onu uyarmıştır. Herhangi bir hakimden, herhangi bir yargıçtan farklı olarak ilahi bir destek söz konusudur. O ilahi destek, ilahi emanetçi orada kalksaydı, peygamber Yahudi’nin aleyhine ve o kişinin lehine karar verseydi, toplumda güven kalmayacaktı. Rasulullah’ın (a.s.) diğer bütün tasarrufları zan altına girecekti.

Üstat Cafer Subhani bu konuyla alakalı şöyle diyor: “Eğer öyleyse, niye Allah-u Teala ayetlerde böyle bir yöntem kullanmış?” Buradan iki netice çıkarıyor. Birincisi; az önce de işaret ettiğimiz gibi Peygamberlerin birer beşer olduklarını, günah işleme kabiliyetlerine sahip olduklarını ve buna rağmen günahsız ve temiz olduklarını ikrar etmek/tekit etmek/vurgulamak içindir. İkincisiyse; bir eğitim metodu olarak “eğer böyle yaparsan ne kendin için bir kurtarıcı bulabilirsin/ne kendin için bir yardımcı bulabilirsin/seni şahdamarından yakalarız/yalnız başına kalakalırsın” gibi tehditler türkçemizdeki ‘kızım sana diyorum, gelinim sen anla’ türünden bir yöntemdir. Bizzat suçlu insanlara veya bu manada risk altında olan insanlara doğrudan bir tebliğde bulunduğunuz zaman nefisleri savunmaya geçebilir, karşı koyabilir ve tebliğiniz hedefine ulaşamayabilir. Dolayısıyla böylesine riskli gördüğünüz yerlerde siz muhatabınıza direkt hitap etmektense onun yanındakini muhatap alır ona hitap etmek suretiyle ona duyurursunuz. Ve hem de onun nefsini kabartmamış olursunuz. Dolayısıyla burada Sana bilgi geldikten sonra şirk koşarsan; sana bilgi geldikten sonra cahillere uyarsan; sana bilgi geldikten sonra onların heva ve heveslerine uyarsan” türünden ikazlar Peygamber Efendimizin üzerinden ümmete birer nasihattir diyor Üstat Cafer Subhani. Özele hitap etmek suretiyle umuma hitap etmek, Kuran-ı Kerim’in yöntemlerinden biridir. Burada Rasulullah’a (a.s.) hitap etmek suretiyle ümmet ikaz edilmektedir. Üstat diyor ki: “Peygamberi Allah öyle tehdit ediyor. Öyle bir şey vuku bulunca, bu Peygamber ki tehdite muhataptır. Bizim gibi cahiller bunu yaptığımız zaman halimiz nice olur. Dolayısıyla bu tür ayetlerin hepsini bu çerçevede, bu mantık muahecesinde değerlendirdiğimiz zaman Peygamberlerin özel kişilikleri, taharetleri, temizlikleri ve istikametleri açığa çıkıyor olmasına rağmen ‘kalplerinde maraz olanlar’ ve ilmi alması gereken yerden almadıkları için Allah Rasûlü’nün emrettiği kapıyı çalmadıkları için tam hilafına neticeler istihsar etmişlerdir.”

Hakka suresi’nde şöyle buyuruluyor: “Ve eğer bize isnad ederek bazı laflar etseydi, elbette onu kudretimizle alırdık ve sonra da elbette şahdamarını çeker koparırdık.” Bunun ardından Gadir-i Hum olayı ve velayet hadisi’nden bahsedecek olursak; Allah Rasulü İmam Ali’nin (a.s.) velayetini ilan ediyor. Daha sonra sahabeden birisi diyor ki: “Bu senden mi, Allah’tan mı?” ve Allah Rasulü buyuruyor ki; “Vallahi Allahtandır!” Bu cevabı vermesine rağmen ümmetin İmam Ali’nin başına getirdiklerine ve İmam Ali hakkındaki bugünkü tutumlarına bakın. Yani Rasulullah (a.s.) vahyin dışında herhangi bir söz söylememiştir. Hele ki özellikle sorulduğunda ‘bu Allahtandır’ demişse onun karşısında teslimiyet gerekmez mi? Zira ayet-i kerime “Eğer Allahtan olmadığı halde bir şeyi Allah’a isnad edip söyleseydi, biz onu yakalardık ve şahdamarını koparırdık!” demiyor mu?

“Gerçek Rabbindendir. Artık sakın şüpheye düşenlerden olma!” Burada ümmete dönük bir ifade vardır ve kıblenin tahvili olayından bahsedilmektedir. Müslümanlar Rasulullah (a.s.) dahil olmak üzere hicretten sonra Medine’nin ilk dönemlerinde Mescid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılıyorlardı ve bu Ehl-i Kitabın çok da hoşuna gidiyordu. Gizli gizli Rasulullah’a (a.s.) üstünlük taslıyorlardı, sen bizim kıblemize doğru namaz kılıyorsun, bizim kıblemize dönüyorsun diye. Daha sonra Allah-u Teala “Yüzünü Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dön” diye ayet-i kerime gönderdi. Bu sefer münafıklar ve Ehl-i Kitap arasında Rasullah (a.s.) aleyhine birçok dedikodu çıktı. “Bu nasıl Peygamber bir gün böyle dönüyor bir gün şöyle dönüyor” diye. Müslümanlar içerisinde de bu manada sarsılanlar oldu. Ayet-i kerimede Allah-u Teala diyor ki: “Gerçek Allah’tandır. Şüpheye düşenlerden olma!” Rasulullah’ın (a.s.) şüpheye düştüğüne dair hiçbir emare yoktur. Orada imanı zayıf Müslümanlara, münafıkların ve Ehli- Kitabın estirdiği o rüzgardan etkilenen Müslümanlara sert bir ikaz vardır. Eğer buradaki şüpheyi biz Rasulullah’ın şüphesi olarak algılarsak, tam burada Hz. İsa’dan (a.s.) bahseden şu ayeti okumamızda fayda var: “Biz sana kitabı insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik. Hainleri savunma. Allah’tan yargılanma dile. Şüphe yok ki Allah suçları örtendir, rahimdir. Nefislerine hainlik edenlerden yana çıkıp uğraşma. Şüphe yok ki Allah hainlikte ileri giden suçluları sevmez.” Nisa 105-107

“Allah’la beraber başka bir mabûd tanıma! Sonra kınanmış bir halde ve tek başına yardımdan mahrum olarak oturup kalırsın.” Rasulullah (a.s.) Allah’tan başka mabûd tanımış mıdır? Buradan anlamamız gereken bu hitabın bize olduğudur. Allah-u Teala Rasulullah (a.s.) üzerinden bize hitap etmektedir.

Son olarak İsra suresi 39. ayette Allah şöyle buyuruyor: “Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Ve Allah’la beraber başka bir mabûd tanıma. Sonra kınanmış, kovulmuş bir halde cehenneme atılırsın.” Bu, İsa’nın (a.s) Allah’ın kulu olduğuna dair gelen ayetlerden sonraki ayettir. Hiçbir gün Rasulullah (a.s.), İsa’nın (a.s.) Allah’ın oğlu olduğuna veya Allah olduğuna dair bir kanaat getirdiğini gördünüz mü? Öyleyse sonuç olarak ayet-i kerimelerin zahirinden yola çıkarak ve o ayetleri Kuran’ın bütünlüğüne arz etmeden, bütünlüğün içerisinde değerlendirmeden bir hükme varamayız! Eğer varırsak, o vardığımız netice ne İslam’ın, ne Kuran’ın, ne de Rasulullah’ın görüşüdür.

Leave a comment

Your email address will not be published.

*